10 TEMMUZ 2026

5393 SAYILI KANUN VE MECLİSLERİN SESSİZ ÇIĞLIĞI: ŞEHRİN MECLİSİ Mİ, TEŞKİLATIN ŞUBESİ Mİ?

Bir önceki yazıda, sandıkta verilen vekâletin seçimden sonra nasıl anlam değiştirebildiğini sorgulamıştık. Ancak bu sorunun cevabını yalnızca siyasi etikte aramak yeterli değildir. Çünkü karşımızda, yerel demokrasinin bel kemiğini oluşturan çok daha derin bir mesele var: 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun öngördüğü yerel yönetim anlayışı ile uygulama arasındaki mesafe.

Hukuka baktığımızda, 5393 sayılı Belediye Kanunu belediyeleri yalnızca hizmet üreten kurumlar olarak değil, aynı zamanda yerel demokrasinin temel organları olarak tanımlar. Belediye meclisleri; kentin bütçesini, imarını, yatırımlarını ve geleceğini şekillendiren en üst karar organıdır. Meclis üyeleri ise görevlerini yerine getirirken öncelikle kentin ortak menfaatini gözetmekle yükümlüdür.

Kâğıt üzerindeki bu çerçeve, yerel demokrasinin güçlü işlemesi için oldukça sağlam bir zemin sunmaktadır.

Ancak uygulamaya baktığımızda aynı netliği görmek her zaman mümkün olmuyor.

Kanunun ruhuyla sahadaki işleyiş arasında dikkat çekici bir mesafe oluşabiliyor.

Yerel meclisler, kendilerine tanınan bağımsız karar alma yetkisini kullanmak yerine zaman zaman genel merkezlerin, parti disiplininin veya ilçe teşkilatlarının siyasi gündeminin gölgesinde kalabiliyor. Böyle durumlarda meclislerde tartışılması gereken altyapı, ulaşım, tarım, çevre ve şehir planlaması gibi yerel meselelerin önüne, genel siyasetin etkileri geçebiliyor.

Oysa hukukun amacı, yerel yönetimleri merkezin yükünü taşıyan birimler hâline getirmek değil; yaşadığı şehrin ihtiyaçlarına göre karar alabilen güçlü kurumlar oluşturmaktır. Buna rağmen aday belirleme süreçleri ve siyasi hiyerarşinin etkisi, bazı yerel yöneticilerin kendilerini halka değil, parti mekanizmalarına karşı daha fazla sorumlu hissetmelerine yol açabilmektedir.

İşte tam bu noktada temsilin anlamı değişmeye başlar.

Şehrin menfaati ile parti disiplini karşı karşıya geldiğinde, kanunun öngördüğü temsil anlayışı çoğu zaman ikinci planda kalmaktadır.

Bunun sonucunda ise hukukun tanıdığı yetkiler varlığını korusa da, yerel demokrasinin beklenen gücü tam anlamıyla ortaya çıkamayabiliyor. Kentin geleceğini ilgilendiren bazı kararlar da kamuoyunda, ilçe teşkilatlarındaki siyasi dengelerin etkisi altında şekillendiği yönünde tartışmalara konu olabiliyor.

Peki bu tabloyu değiştirecek olan nedir?

Çözüm yalnızca yeni kanunlar çıkarmak mıdır, yoksa yerel yönetime bakışımızı değiştirmek mi?

Kenti yönetmeyi bir siyasi kariyer basamağı olarak görmeye devam ettiğimiz sürece, gerçekten güçlü bir kent kimliği inşa edebilir miyiz?

6

Yorumlar

0

İlk yorumu siz yapın...

Düşüncelerinizi Paylaşın