6 TEMMUZ 2026

Fatih Altaylı'nın söyledikleri, gazetecilik normları içinde değerlendirildiğinde sert ama meşru bir siyasi eleştiridir. Evet, kullandığı ifade ("padişahını boğmuş bir millet") rahatsız edici olabilir; ama bu rahatsızlık bir düşünceyi bastırmayı değil, o düşünceyle tartışmayı gerektirir.

Türkiye gibi çok kutuplu, çok gerilimli bir ülkede bu tür cümleler kolayca “tehdit”, “hakaret” veya “tahrik” gibi etiketlerle sınıflandırılabiliyor. Ancak bu, asıl sorunu çözmüyor. Çünkü sorun, ne söylendiğinden çok, eleştiriye ne kadar tahammül edildiğiyle ilgili.

üç temel gerçek var:

1. Altaylı'nın söyledikleri hukuk sınırında değil, siyasi kültür sınırında tartışılmalı.

Bu sözler, bir suikast çağrısı değil. Bu, halkın "yetki veririm ama sonsuz teslim etmem" refleksinin tarihsel ve sert bir ifadesi.

2. Gözaltı, hem ölçüsüz bir tepki, hem ters etki yaratır.

Böyle durumlarda susturma çabası, söylemi bastırmak yerine büyütür. Gözaltı, “sus” demek değildir artık; “dinleyin” çağrısı gibi algılanır.

3. Asıl problem, ifade özgürlüğünün çerçevesizliği değil, çifte standardıdır.

Aynı sertlikte başka biri başka bir siyasi figür hakkında konuşsaydı belki gözaltına bile alınmazdı. Bu da adalete olan güveni yıpratır.

Fatih Altaylı’nın sözü hoşuna gitmeyebilir. Hatta rahatsız edici gelebilir. Ama bir ülkenin sağlıklı olduğunu gösteren şey, hoşumuza gitmeyen fikirlerin de söylenebilmesidir.

Bu olayda bence ne Altaylı'nın üslubu ideal, ne devletin tavrı dengeli.

Ama şunu çok net söyleyebilirim:

Eğer bu ülkede düşünce sadece alkışlanana özgürse, o zaman özgürlük değil, sadakat konuşur.

Ve sadakat konuştuğunda, hakikat susar.

4
1

Yorumlar

1
T
Tuğba caner9 Temmuz 2026

İnsanların kelimelerinden ne korkulurmuş yaw..bırakınız desinler.

Düşüncelerinizi Paylaşın