10 TEMMUZ 2026

KİMLİK, VATANDAŞLIK VE ORTAK GELECEK

Aynı otobüste yan yana oturuyoruz. Aynı hastane kuyruğunda bekliyor, akşam aynı marketten, aynı pahalılıkla evimize dönüyoruz.

Ama birbirimizin yüzüne bakarken her geçen gün biraz daha yabancılaşıyoruz.

​Çünkü son yıllarda kimlik tartışmaları, bizi bir arada tutan ortak geleceğimizi konuşmanın önüne geçmeye başladı.

Herkesin kendi mahallesine çekildiği tuhaf bir yorgunluğun içindeyiz.

Oysa hepimizin kafasındaki asıl soru aynı: Bu ülkenin yarınında çocuklarımıza huzurlu, adil ve güvenli bir gelecek kalacak mı?

Gerçekçi olalım. Hiç kimse doğacağı yeri, ailesini veya etnik kökenini kendisi seçmez. Bu yüzden doğuştan gelen kimlikler birer üstünlük ya da eksiklik vesilesi olamaz. Onlar bu toprakların doğal rengidir.

Peki bizi bu çatının altında birbirimize bağlayan şey kan bağı mı, yoksa hukuk mu?

Açık konuşalım: Büyük ve kalıcı devletlerin tamamı, sarsılmaz bir kurucu iradeye ve herkesi buluşturan ortak bir siyasal kimliğe ihtiyaç duyar. Bu toprakların bin yıllık tarihsel sürecinde devleti kuran, koruyan ve asli unsur olan irade, tarihî bir süreklilikle bu isimle mühürlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken bu ortak kimlik sıfırdan, laboratuvarda icat edilmedi; bu kurucu iradenin tarihî mirası esas alındı.

Yüzyıllardır dış dünyanın bu coğrafyaya ve üzerinde yaşayan herkese köken ayırt etmeksizin "Türk" demesi de bu tarihsel ve sosyolojik gerçeğin sarsılmaz bir kanıtıydı. 1923'teki kurucu irade, bu tarihsel hakkı teslim ederek ortak vatandaşlık kimliğinin adını "Türk" olarak mühürledi.

​Türk, bir ırkın adı değil; ortak vatandaşlığın adıdır.

Bu kavram bir etnik kökeni değil; kökeni, mezhebi, anadili ne olursa olsun bu devletin sınırları içinde yaşayan her bir vatandaşın kanun önündeki eşitliğini ifade eder.

​Mesele bir kimliğin diğerine üstünlük kurması değildir. Mesele, hepimizi aynı hukukta ve devletin eşit sahipliğinde buluşturan ortak zemini korumaktır. Çünkü ortak aidiyet zayıfladığında, toplumsal güven de zayıflar.

Bugün asıl ihtiyacımız olan şey; bu ortak aidiyetin altını adaletle, fırsat eşitliğiyle ve liyakatle doldurmaktır. İnsanlar adalet gördükçe devlete bağlanır, liyakat gördükçe o ortak çatıya sahip çıkar. Kimsenin doğuştan gelen özellikleri nedeniyle dışlanmadığı bir düzen kurabildiğimizde, geleceğe daha güvenle bakabiliriz.

​Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm diyene" sözü de bir etnik üstünlük çağrısı değil; ortak vatandaşlık bilincini ve bu ülkeye gönülden aidiyeti ifade eden bir anlayıştır.

Geçmişimizle ne kadar ortaksak, geleceğimizle de o kadar biriz.

Tarih, aynı kökten gelen milletlerin bile adalet ve hukuk bağı koptuğunda kendi içinde bölünerek tarih sahnesinden silindiğini yazmıştır.

Çünkü bir ülkeyi sadece aynı kök değil, ancak ve ancak aynı adalet ayakta tutar.

10
2

Yorumlar

1
T
Tuğba caner11 Temmuz 2026

Farkındalık kattığınız için teşekkürler. Elinize sağlık

Düşüncelerinizi Paylaşın