13 AĞUSTOS 2026

Kürt Meselesi ve Terörün Tasfiyesi: Çözümün İlk Şartı Ayrıştırmak
Türkiye, terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin sağlanması açısından tarihsel ve kritik bir eşikten geçiyor.
Ancak bugün yapılan tartışmaların önemli bir bölümü, birbirinden tamamen ayrılması gereken iki ayrı olguyu aynı çuvala koyarak büyük bir kavramsal karmaşaya yol açıyor.
Türkiye’nin çözmesi gereken iki ayrı mesele var:
Biri terör örgütünün tasfiyesi,
Diğeri Kürt vatandaşlarımızın hakları ve hukuku.
Bu ikisini aynı mesele gibi görmeye devam ettiğimiz sürece ne terörü gerçekten bitirebiliriz ne de Kürt vatandaşlarımızı örgütün vesayetinden çıkarabiliriz.
Bu nedenle önümüzdeki süreci yalnızca "PKK silah bırakacak mı?" sorusuyla değil; terör örgütü ile Kürt vatandaşı arasındaki bağın hukuken ve siyaseten nasıl koparılacağı sorusuyla okumak gerekiyor.
1. Öcalan Denklemi ve Bölgesal Hesap
Devlet Bahçeli’nin çıkışıyla başlayan süreci yalnızca iç siyasete dönük konjonktürel bir hamle olarak okumak eksik kalır.
Suriye’nin kuzeyindeki YPG/PYD yapılanması, ABD başta olmak üzere uluslararası aktörlerin bölgesal politikaları ve PKK’nın Irak-Suriye hattındaki varlığı birlikte değerlendirildiğinde Ankara’nın önündeki mesele, Türkiye sınırları içerisindeki silahlı unsurların tasfiyesinden ibaret değildir.
Jeopolitik Hesabın Özü
Buradaki temel hedef; PKK’nın kurucu iradesi üzerinden örgütün silah bırakmasını ve kendisini feshetmesini sağlayarak, yapının Türkiye ve bölge üzerindeki meşruiyet iddiasını doğrudan kaynağından çürütmektir. Öcalan’ın yeniden söylemin merkezine taşınmasını yalnızca bir iç politika hamlesi olarak değerlendirmek bu nedenle yeterli değildir.
Ancak bu hamlenin başarısını yalnızca Türkiye’deki gelişmeler belirlemeyecektir. Suriye ve Irak’taki gelişmeler, YPG/PYD’nin geleceği ve küresel güçlerin bu yapılarla kurduğu ilişkiler sürecin gerçek sınırlarını çizecektir.
Türkiye açısından asıl hedef yalnızca ülke içindeki silahlı varlığın sona ermesi değil, örgütün farklı coğrafyalarda yeniden üretilebileceği zeminin de ortadan kaldırılmasıdır.
2. Kürt Başkadır, Terör Başkadır
Sürecin en kritik noktası burasıdır. Türkiye Cumhuriyeti, Kürt vatandaşlarının demokratik, kültürel ve anayasal haklarını PKK’nın silah bırakması karşılığında verilen bir taviz veya pazarlık unsuru haline getirmemelidir.
Çünkü böyle bir yaklaşım iki büyük hata doğurur:
ÖRGÜTE UNVAN YÜKLER: Terör örgütünü Kürtlerin doğal ve tek temsilcisi konumuna taşır.
VATANDAŞI REHİN BIRAKIR: Kürt vatandaşların haklarını bir terör yapısının varlığına veya yokluğuna bağlar.
Devlet bunun yerine iki ayrı hattı birlikte yürütmelidir:
GÜVENLİK HATTI: Terör örgütünün silahsızlandırılması ve tasfiyesi. TBMM gündemindeki yasal düzenlemelerde sınırlar açık biçimde çizilmeli; süreç bağımsız yargı denetiminde yürütülmeli, ağır suç failleri ve komuta sorumluluğu cezasızlık kapsamına sokulmamalıdır.
VATANDAŞLIK HATTI: Kürt vatandaşların meşru demokratik ve anayasal hakları, herhangi bir örgütün iznine veya temsil iddiasına ihtiyaç duyulmadan doğrudan TBMM çatısı altında güvence altına alınmalıdır.
Devletin kendi yurttaşına vermesi gereken mesaj açık olmalıdır:
"SENDEN KİMLİĞİNİ DEĞİŞTİRMENİ İSTEMİYORUM. AMA BU KİMLİĞİN ÜZERİNDEN SİLAH KULLANAN HİÇBİR YAPIYA DA SİYASİ MEŞRUİYET VERMİYORUM."
Kürt vatandaşların haklarını PKK’ya bağlamak da, PKK ile mücadeleyi Kürt kimliğiyle ilişkilendirmek de aynı stratejik yanlıştır.
3. PKK Sonrası Siyasi Temsil ve Demirtaş İhtimali
PKK’nın gerçekten tasfiye edildiği bir Türkiye’de yalnızca güvenlik dengesi değil, siyasi temsil alanı da değişecektir. Kürt vatandaşların siyasi tercihleri ile terör arasındaki bağ koptuğunda ortaya çıkacak sivil alanı kimin dolduracağı önemli bir soru olacaktır.
DEM Parti, PKK ile arasındaki kadrosal ve tarihsel mesafeyi yeniden tanımlayamadığı ve örgütsel vesayet tartışmalarından çıkamadığı sürece daha geniş bir siyasi merkeze dönüşmekte zorlanabilir. HÜDA PAR ise muhafazakâr tabanının sınırları ve siyasi geçmişi nedeniyle Kürt seçmenin tamamını kuşatabilecek bir temsil kapasitesine sahip görünmemektedir.
Tam da bu noktada Selahattin Demirtaş ihtimali önem kazanıyor.
Buradaki mesele yalnızca bir kişinin yeniden siyaset yapıp yapmaması değildir. PKK’nın siyasi vesayetinden bağımsız, şiddeti reddeden ve Kürt seçmeni Türkiye siyaseti içerisinde tutan yeni bir sivil siyaset alanı oluşturulacaksa Demirtaş, sahip olduğu siyasi geçmiş ve kitle karşılığı nedeniyle bu dönüşümün önemli aktörlerinden biri olabilir.
Ancak burada da belirleyici şart nettir:
KÜRT SİYASETİ PKK’NIN VESAYETİNDEN ÇIKMALI, AMA TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİK SİYASETİNDEN DE KOPMAMALIDIR.
Asıl mesele yeni bir siyasi aktör üretmekten çok, Kürt vatandaşların siyasi temsilini silahlı bir örgütün gölgesinden çıkarabilecek demokratik ve sivil bir siyaset alanı oluşturabilmektir.
4. Toplumsal Yüzleşme: Yarayı Hukuk Değil, Hakikat ve Adalet Onarır
Türkiye’nin önündeki en zor sınav belki de burasıdır. Kırk yılı aşan çatışmanın geride bıraktığı şey yalnızca bir güvenlik sorunu değildir.
Bir tarafta şehit aileleri, gaziler ve terör saldırılarında hayatını kaybeden siviller var. Diğer tarafta ise dağda hayatını kaybeden örgüt mensuplarının aileleri. Acılar farklıdır, sorumluluklar farklıdır; ama insanî açıdan yaşanan yas gerçeği ortaktır.
Burada çok önemli bir ayrım yapmak zorundayız:
KÜRT İLE TERÖRİSTİ AYRIŞTIRMAK YETMEZ. ACIYI SUÇTAN, AİLEYİ FAİLDEN, VATANDAŞI ÖRGÜTTEN AYRIŞTIRMAK GEREKİR.
Bir şehit ailesinin adalet talebi ile bir terör örgütü mensubunun ailesinin yasını aynı hukuki kategoriye koyamayız. Şehit ile teröristi aynı kefeye koymak kamu vicdanını ve adalet duygusunu yaralar.
Fakat teröristin işlediği suçun sorumluluğunu ailesine yüklemek de hukuk ve vicdan açısından kabul edilemez. Bir insanın işlediği suç ailesine miras bırakılamaz; bir ailenin acısı da yakınının kimliği nedeniyle yok sayılamaz.
Hakikat ve Ortak Hafıza
Devletin görevi insanları zorla “barıştırmak” değildir. Devletin görevi; hakikatin ortaya çıkarıldığı, sorumluluğun kişiselleştirildiği, mağdurun hakkının korunduğu ve farklı acıların yeni düşmanlıklara dönüşmediği bir toplumsal zemin oluşturmaktır.
Geçmişin üzeri kapatılmamalıdır. Kimin nasıl öldüğü, sorumluların kimler olduğu ve mağdurların hangi haklarının karşılanmadığı mümkün olduğunca açık biçimde ortaya konulmalıdır.
Çünkü hukuk suçları çözebilir; fakat insanların yüreğinde oluşan yarayı tek başına bir kanun maddesi onaramaz. Bunun için hakikat gerekir, adalet gerekir ve ortak bir hafıza gerekir.
Sonuç: Mesele Sadece Terörü Bitirmek Değil
Türkiye’nin önündeki süreç yalnızca “PKK silah bırakacak mı?” sorusundan ibaret değildir.
Asıl sınav bundan sonra başlayacaktır:
Örgüt tasfiye edilirken Kürt vatandaşların örgütle özdeşleştirilmemesi,
Kürt vatandaşların hakları korunurken terör örgütüne meşruiyet kazandırılmaması,
Örgütün siyasi alan üzerindeki vesayetinin sona ermesi,
Ve kırk yılı aşkın çatışmanın toplumda bıraktığı yaranın inkâr edilmeden adaletle ele alınması gerekir.
Bunlardan biri eksik kalırsa süreç tamamlanmış sayılmaz. Çünkü silahların susması ile toplumsal barış aynı şey değildir. Silahlar susabilir, yasalar değişebilir; ancak toplumun hafızasında aynı düşmanlıklar yaşamaya devam ederse sorun başka bir biçimde yeniden ortaya çıkabilir.
Türkiye’nin gerçek hedefi yalnızca “terörsüz Türkiye” olmamalıdır. Hedef; terör örgütü ile Kürt vatandaşını birbirinden ayırabilen, suç ile kimliği birbirine karıştırmayan, şehitlerin hakkını korurken masum aileleri suçtan ayıran ve bütün vatandaşlarını adil bir hukuk düzeninde buluşturabilen bir Türkiye olmalıdır.
Bunun yolu geçmişi silmekten değil; hakikati ortaya koymaktan, adaleti işletmekten ve ortak vatandaşlık zeminini güçlendirmekten geçer.
Ve bizim için temel ölçü şudur:
...ÖRGÜTE VE ŞİDDETE SIFIR MEŞRUİYET; VATANDAŞA VE HUKUKA KOŞULSUZ EŞİTLİK.
KÜRT İLE TERÖRİSTİ AYRIŞTIRMADAN HİÇBİR ÇÖZÜM SONUÇ ÜRETMEZ.
Yorumlar
1👏👏 Kaleminize sağlık.
Düşüncelerinizi Paylaşın