6 TEMMUZ 2026

Türkiye’de yine aynı kelime etrafında dönüp duruyoruz: laiklik.

Birkaç haftadır devlet okullarında Ramazan etkinlikleri, bildiriler, davalar, sert siyasi açıklamalar… Gündem yine ikiye bölündü. Kimi “inancımıza karışmayın” diyor, kimi “laiklik elden gidiyor” diye kaygılanıyor.

Oysa dürüst olalım:

Tartıştığımız şey ne Ramazan ne de oruç.

Biz aslında 100 yıldır aynı soruyu tartışıyoruz:

Devlet taraf mı olacak, hakem mi?

Bugünkü gerilimin merkezinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın devlet okullarında dini içerikli etkinlikleri teşvik eden uygulamaları var.

İktidar kanadı, başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, bunu “kültürel ve dini özgürlük” olarak savunuyor.

Muhalefet ise “devlet dini organizatör olamaz” diyerek itiraz ediyor.

İki taraf da kendi açısından mantıklı görünüyor.

Ama mesele mantık değil; mesele ilke.

Çünkü laiklik bir yaşam tarzı değil, bir devlet pozisyonudur.

Kökü bugünde değil, tarihte

Bu tartışma dün başlamadı.

Osmanlı Devleti’nde devletle din iç içeydi. Padişah aynı zamanda halifeydi. Hukuk, eğitim, siyaset… hepsi dini referanslarla yürüyordu. Yani teokratik bir yapı vardı.

Cumhuriyet’le birlikte çok sert bir kopuş yaşandı.

Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde yapılan reformlar yalnızca modernleşme değil, aynı zamanda dini devletin merkezinden söküp alma hamlesiydi. Halifelik kaldırıldı, medreseler kapatıldı, hukuk laikleşti.

Ancak bu dönüşüm toplumdan gelen talep ile değil, devletin yukarıdan müdahalesiyle gerçekleşti.

Bu yüzden laiklik uzun yıllar “özgürlük” değil, “yasak” gibi algılandı.

Sonra ne oldu?

Toplum sandıkta bastırılan dindarlığını geri istedi. Bu kez devletin başka bir yüzü ortaya çıktı.

2000’lerden sonra Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde yasaklar kalktı ama bu defa devlet, tarafsız kalmak yerine dini daha görünür kılmaya başladı.

Yani tablo değişmedi.

Eskiden devlet dini bastırıyordu.

Şimdi devlet dini teşvik ediyor.

Ama ortak nokta hep aynı:

Devlet yine taraf.

Asıl sorun burada

Oysa laikliğin özü çok basit:

Devlet ne bastırır ne yayar.

Sadece alan açar.

Birey ister ibadet eder, ister etmez.

Devlet buna karışmaz.

Fakat devlet dini etkinlik düzenlemeye başladığı anda tarafsızlığını kaybeder. Çünkü kamu gücü artık belli bir inancı temsil ediyor görüntüsü verir.

Bugün Ramazan için yapılan bir organizasyon, yarın başka bir inanç için de talep edilir. Eğitim alanı, ortak zemin olmaktan çıkar; kimlik yarışına döner.

Okulun görevi ibadet organize etmek değil, eşitlik sağlamaktır.

Soğukkanlı bir gerçek

Türkiye’de laiklik tartışmaları aslında hep yanlış yerden yapılıyor.

Sorun “din kamuda olsun mu olmasın mı” değil.

Sorun şu:

Devlet toplumu şekillendirmeye mi çalışacak, yoksa herkese eşit mesafede mi duracak?

Yüz yıllık tecrübe şunu gösterdi:

Devlet dini bastırınca kriz çıktı.

Devlet dini yaymaya başlayınca yine kriz çıktı.

Demek ki çözüm ikisinin ortası değil.

Çözüm bambaşka bir yerde:

Devletin tamamen geri çekilmesinde.

Hakem gibi.

Sessizce.

Tarafsızca.

Belki de artık şu cümleyi kabullenmenin zamanı geldi:

Laiklik din karşıtlığı değildir.

Laiklik, devletin elini dinden çekmesidir.

Devlet hakem olursa herkes nefes alır.

Taraf olursa herkes kavga eder.

Türkiye’nin 100 yıldır çözemediği düğüm tam

3
2

Yorumlar

0

İlk yorumu siz yapın...

Düşüncelerinizi Paylaşın