23 AĞUSTOS 2026

Mesele Masaya Oturmak Değil: Masayı Kim Kurdu?

Mesele Masaya Oturmak Değil: Masayı Kim Kurdu?

​Devletin terörle masaya oturması meselesinde herkes madalyonun tek bir yüzüne bakıyor. Oysa mesele 4 temel eksende düğümleniyor:

​1. Terörün Masası: Meşruiyet ve Teslimiyet İddiası

​Bir tarafta şu soru var:

​Terörün amacı zaten devleti masaya çekmek değil mi? O zaman devlet oturduğunda, örgüt istediğini almış olmuyor mu?

​Bu sorunun ağırlığı gerçek. Çünkü tarih boyunca şiddet örgütleri askeri zaferle değil, siyasi meşruiyetle var oldu. Devlet masaya oturduğu an, örgüte "sen bir muhatapsın" demiş olur. Bu, kırk yıllık şehit kanının üzerine oturan bir cümledir — ve bu cümlenin ağırlığını hafife almak kimsenin hakkı değildir.

​Üstelik ortada tartışmaya kapalı bir zemin de var:

​Devletin anayasasında suçun tanımı, TCK'da ise cezası zaten yazılıdır. Bu, siyasi konjonktüre göre pazarlığa açılabilecek bir alan değildir — hukuk devletinin temel şartı, suçun ve cezanın kimin elinde silah olduğuna göre değil, kanunun kendisine göre belirlenmesidir. Masaya oturmak, bu tanımı ve cezayı bir tarafa bırakıp yerine bir aktörle müzakereyi koymaksa, devlet kendi hukuk düzenini o aktöre bağımlı kılmış olur.

​2. Devletin Masası: Maliyet, Bölgesel Hesap ve Çökertme

​Diğer tarafta ise farklı bir soru duruyor: Devlet neden masaya oturur? Zaferle mi, yoksa hesapla mı?

​Kolombiya'da FARC'la, Kuzey İrlanda'da IRA'yla yaşanan süreçlere bakan bir göz şunu görür: Masaya oturma, genelde örgüt gücünün zirvesindeyken değil, askeri olarak çökertildikten sonra gelir. Devlet teslim olmaz — çatışmanın bedelini kendi hesabıyla tartar ve bir noktada "bu maliyet böyle devam edemez" der. Bu görüşe göre masaya oturmak bir zafer alameti değil, bir hesap kapatma biçimidir. Elbette FARC ve IRA süreçleri örgütlerin doğrudan meşru siyasi partilere dönüşmesiyle sonuçlandı; ancak Türkiye'nin sınır aşan vekâlet dinamikleri, terör biterken arkasında meşruiyet devşiren yeni bir siyasi vesayet bırakmamayı zorunlu kılıyor.

​Burada gözden kaçırılmaması gereken bir boyut daha var:

​Mesele hiçbir zaman yalnızca devletle örgüt arasında geçmiyor. Sınır ötesindeki hareketlilik, Suriye ve Irak'taki denge arayışları, bölgesel ve küresel aktörlerin kendi hesapları — hepsi bu masanın gölgesinde duruyor. Terör örgütleri, özellikle sınır aşan çatışmalarda, bölgesel ve küresel aktörlerin kendi hesapları doğrultusunda kullanabildiği bir vekâlet aracına dönüşebilir; bu aracın ne zaman ve nasıl kullanıldığı, devletin yürüttüğü sürecin seyrini ve örgütün kendini feshetme kararını da doğrudan etkileyebilir.

​3. Hangi Süreç, Hangi Sonucu Doğurur?

​İkisinin de gözden kaçırdığı asıl soru burada başlıyor:

  • Teslimiyet Hattı:

  • Bir devlet, örgütü askeri olarak zayıflatmadan, siyasi baskı altında aceleyle masaya oturursa birinci görüş haklı çıkar: Bu bir teslimiyettir, örgüt kazanmıştır.

  • ​Hesap Kapatma Hattı:

  • Ama bir devlet önce gücünü ortaya koyar, örgütü fiilen etkisizleştirir, sonra siyasi çözümü kendi şartlarıyla kurarsa ikinci görüş haklı çıkar: Bu bir zafer sonrası hesap kapatmadır, teslimiyet değil.

​Peki "başarı" nedir? Asıl tehlike ve incelik burada düğümleniyor:

​Çift Vesayet Riski

​Devlet terörle masaya oturup, terörü sahneden gerçekten çıkaramaz ve vatandaşın sofrasına doğrudan oturmayı başaramazsa, teröre yeni bir vesayet alanı açmış olur. Örgüt bu kez silahla değil, "ben olmadan çözüm olmaz" tezini fiilen kanıtlamış bir aracı olarak sahnede kalır.

​

Daha da ağırı: Vatandaş terör vesayetinden kurtulsa bile, arkasında bırakılan örgütün gölgesinde şekillenen bir siyasi yapıya devredilirse, bu kez silahsız ama yine aracılı bir vesayete teslim edilmiş olur. Bu, meşru siyasi temsilden farklıdır — çünkü mesele "vatandaş bir partiye/temsilciye oy verir" değil, o temsilin hâlâ örgütün onayına, gölgesine bağımlı kalıp kalmadığıdır.

​

Yani asıl mesele "masaya oturuldu mu, oturulmadı mı" değil. Asıl mesele şu: Süreç, vatandaşı gerçekten doğrudan devletle baş başa mı bırakıyor — yoksa bir vesayeti başka bir vesayetle mi değiştiriyor?

​

Bu mesele, dönemsel iç siyaset dengeleri ve ittifak hesapları üzerinden tartışıldığı sürece hiçbir taraf gerçek cevaba ulaşamaz. Çünkü o zaman bölge insanı da kendi iradesiyle değil, blok oy veren, belirli siyasi yapıların tekelinde sayılan bir kitle olarak görülmeye devam eder. Devletin sofraya oturması gereken kişi bir oy bloğu değil, tek tek yurttaştır — bu ayrımı kaybeden her söylem, adını ne koyarsa koysun, yeni bir vesayetin kapısını aralar.

​4. Bugünün Aynasında Türkiye

​Yukarıdaki tespit soyut bir tartışma değil. Bugün Türkiye'nin yaşadığı süreç, bu tespiti sınayan canlı bir laboratuvardır.

​Umut Veren İşaretler

​Örgüt, 2025 yılında sahadaki askeri ve istihbari sıkışmışlığın da etkisiyle "ömrünü tamamladığını" ilan etti ve kendini feshetti.

​

Bugün gelinen hukuki aşamada ise mesele yalnızca bir siyasi açıklamadan ibaret değil. TBMM'de kabul edilerek kanunlaşan düzenleme, PKK/KCK'nın fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolündeki silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesini ve bu tespitin Milli Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilerek Resmî Gazete'de yayımlanmasını şart koşuyor. Bu şartların gerçekleşmesinden sonra soruşturma, kovuşturma ve bazı mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesine ilişkin mekanizmalar öngörülüyor.

​Düzenleme, örgütü kurma veya yönetme, örgüte üye olma, bilerek ve isteyerek yardım etme ve propaganda yapma suçları ile örgütün faaliyeti kapsamında işlenen suçlar ve örgüt lehine işlenen terörün finansmanı suçlarını kapsıyor. Bu nedenle metni doğrudan "genel af" olarak nitelemek hukuki açıdan isabetli olmaz; ancak düzenlemenin hangi kişiler bakımından nasıl uygulanacağı ve ağır suçlar bakımından ortaya çıkacak sonuçların yargı süreçlerinde nasıl şekilleneceği ayrıca izlenmelidir.

​Bunlar, tespitimizdeki "hesap kapatma" senaryosuna işaret eden emarelerdir: Devlet, örgütü doğrudan siyasi bir muhatap olarak meşrulaştırmadan bir çözüm inşa etmeye çalışıyor.

Ancak bunun fiilen bir "hesap kapatma" sayılabilmesi, hukuki mekanizmanın sahada nasıl uygulanacağıyla birlikte görülecektir.

​Canlı Kalan Riskler

​Ama diğer yanda, tespitimizin asıl uyardığı risk hâlâ canlı. Devlet açısından da kritik eşik, silahların gerçekten teslim edilmesi ve örgütün fiilî varlığının sona erdiğinin güvenlik kurumlarınca doğrulanmasıdır.

Nitekim TBMM'nin süreç raporlarında da silah bırakma ve tasfiye işleminin devletin güvenlik birimlerince tespit ve teyit edilmesi, sürecin "kritik eşiği" olarak tanımlanmıştır.

​Yasanın hazırlık sürecinin kapalı kapılar ardında, çok dar bir çevrede yürütüldüğü yönündeki iddialar da, "vatandaş doğrudan devletle mi muhatap, yoksa hâlâ aracılı bir yapıyla mı?" sorusunu gölgede bırakıyor.

​Tarihin Uyarısı

​

En çarpıcı uyarı ise tarihin kendisinden geliyor: 1993'ten 2013'e kadar ilan edilen çeşitli ateşkes ve çatışmasızlık girişimlerinin kalıcı bir sonuca ulaşamadığı görüldü. Çünkü geçmiş deneyimler, süreçlerin yalnızca ilanlarla değil, sahadaki güvenlik dengesi, siyasi irade ve doğrudan vatandaş-devlet ilişkisinin nasıl kurulduğuyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.

​Bu geçmiş, "süreç başarısız olursa yeni bir vesayet alanı açılır" uyarısının teorik bir ihtimal olmadığını; Türkiye'nin daha önce de kalıcılaştırmakta zorlandığı süreçler yaşadığını gösteriyor.

​Bugünkü sürecin kâğıt üzerindeki mimarisi, tespitin öngördüğü doğru sıralamaya — önce gücü ortaya koy, sonra siyasi çözümü kendi şartlarınla kur — benzer bir hat izliyor. Ancak kâğıt üzerindeki niyet ile sahadaki gerçeklik arasındaki fark, ancak silahların gerçekten nereye gittiği, siyasi temsilin örgütün gölgesinden ne kadar bağımsızlaşacağı ve devletin vatandaşın sofrasına aracısız oturup oturamayacağı netleştiğinde ortaya çıkacak.

​Devlet masaya otururken gerçekten sahada gücünü kurup terörün hesabını mı kapatıyor, yoksa terörü aradan çıkaramayıp vatandaşı yeni bir siyasi vesayete mi devrediyor?

​

"Kadim devlet aklı"nın gerçek sınavı tam burada başlar. Bu sınavın cevabı masaya oturup oturmamakta değil; masadan kalkıldığında üç temel soruya verilecek cevapta gizlidir:

  • ​Devlet daha güçlü mü?

  • ​Hukuk daha sağlam mı?

  • ​Vatandaş daha özgür mü?

​Eğer bu üç sorunun cevabı "evet" ise, masa amacına ulaşmış demektir. Ama cevap "hayır" ise, masanın adına ne denildiğinin hiçbir önemi yoktur.

​Çünkü devletin nihai kudreti masada değil, masadan sonra kurduğu adil düzendedir.

18
2

Yorumlar

1
t
tuğba caner24 Ağustos 2026

Aklınıza, kaleminize sağlık

Düşüncelerinizi Paylaşın