12 EYLÜL 2026

Ne ülkücüler sağcıydı, ne devrimciler solcuydu.

Ne ülkücüler sağcıydı, ne devrimciler solcuydu.

​Memleketin yangınına koştular, yangını çıkaranların tezgâhına düştüler.​

​Her 12 Eylül geldiğinde aynı bayat sloganlar, aynı sahte ağıtlar atılıyor ortaya. Bir taraf kendi acısını kutsuyor, öbür taraf kendi kurbanını yarıştırıyor. Oysa bir millet, geçmişinin kanayan yarasına bakıp kendi celladını taraf gözetmeden teşhis edemiyorsa; ölülerini ideolojik terazilere vurup birlikte ağlamayı beceremiyorsa, hiçbir takvim yaprağı kendiliğinden aklanmaz.

Oturup birlikte ağlayamadıktan, olan bitenden ortak bir ders çıkarıp geleceğe birlikte bakabilmedikten sonra bu memlekette hiçbir Eylül kahrolmaz.

​Bize kırk beş yıldır bir yalan ezberletildi; "sokakta kör bir sağ-sol kavgası vardı, kardeş kardeşi vuruyordu, ordu geldi kanı durdurdu" dendi. Oysa 12 Eylül, iki mahallenin sokak kavgası değil; bu milletin has evlatlarına kurulmuş kusursuz, soğukkanlı ve emperyal bir tezgâhtı.

​Bu hakikati bugün bütün çıplaklığıyla birlikte haykırmak gerekir:

​Ne ülkücüler sağcıydı, ne devrimciler solcuydu.

​Peki neydi bu çocuklar?

​

ÜLKÜCÜLER; holdinglerin, tefecilerin, Amerikancı kurulu düzenin ve kapitalizmin kulu olan o sahte "sağcı" değildi. Anadolu’nun ezilmiş, yoksul ocaklarından çıkan; faizci sömürüye, milli kimliğin tasfiyesine ve küresel tasalluta başkaldıran, nizam-ı âlem ve ahlak davası güden vatan çocuklarıydı.

​DEVRİMCİLER; bugünün fonlanan, milletin değerlerine yabancılaşmış tatlı su "solcusu" değildi. Mustafa Kemal’in "Tam Bağımsız Türkiye" şiarıyla Amerikan üslerine kafa tutan; fabrikadaki işçinin, tarladaki köylünün sömürülen hakkını dert edinen anti-emperyalist, halkçı vatan evlatlarıydı.

Biri adaleti ve dirliği milletinin bin yıllık ahlakında ve nizamında arıyordu; diğeri aynı adaleti emeğin ve tam bağımsızlığın onurunda arıyordu.

​İkisinin de kıblesi Washington, Moskova ya da holding kasaları değildi. İkisi de bu toprağın bağımsızlığı, haysiyeti ve bekası için ölümü göze alacak kadar hesapsız, lekesiz ve samimi iki gençlikti.

​İşte o ortak düşman, milletin bağrından çıkan bu iki sahici uyanışı ve dip dalgasını gördü. İkisini de kendi hakiki davasından koparıp birbirine kırdıracak şeytani bir tezgâh kurdu.

​Önce çocukların o saf memleket sevdasını çaldılar. Birine zorla "sağcı", diğerine "solcu" gömleği giydirdiler. Bir tarafı ötekine "Bunlar Allahsız, kitapsız, milletsiz komünistler" diye gösterdiler; öbür tarafı diğerine "Bunlar ırkçı, kafatasçı faşistler" diye hedef yaptılar. Korkuyu öyle bir pompaladılar ki, iki taraf da asıl düşmanını unuttu, birbirine namlu doğrulttu.

​Ülkücüyü, "komünizm geliyor" korkusuyla aslında hesap sorması gereken holdinglerin, tefecilerin ve Amerikancı sahte sağın önüne bekçi yaptılar; Türkeş’in yıllar sonra itiraf edeceği gibi, sağ ile olan asıl kavgasını ertelettiler. Devrimciyi, "faşizm geliyor" saplantısıyla kendi milletinin inancına ve köklerine yabancılaştırıp, küresel odakların dolgu malzemesi haline getirdiler. Vatan evlatlarının kavgası birdi; ama ortak düşman birini sahte sağa, diğerini köksüz sola eklemledi, kardeşi kardeşe kurşun sıktırdı.

​Sonra 12 Eylül geldi.

Milleti biçen o karanlık silindir, yalnızca cezaevlerini doldurup idam sehpalarını kurmadı; bir milletin düşünen, sorgulayan, itiraz eden ahlaki ve fikri omurgasını ortadan ikiye kırdı.

​Şimdi elinizi vicdanınıza koyup düşünün: O nesil kırılmasaydı bugün ülke bu halde olur muydu?

​Asıl felaket işte o kırılmadan sonra başladı. Vatan evlatları ya mezara, ya zindana, ya sürgüne gitti; adları "anarşist"e çıkarıldı. Peki açılan o koca meydana kimler çöktü? Ne kadar dönme, liboş, yalama, yalaka varsa dışarıda kaldı! Vatan diye bir derdi olmayan, fikri namustan zerre nasibini almamış omurgasız bir güruh fırladı sahneye. Vatan evlatlarının kanı, canı ve ödediği ağır bedeller üzerinden saltanat kurdular. Kırk beş yıldır bu ülkeyi onlar yönetiyor, fabrikasını, tarlasını, emeğini onlar soyuyor. Çocukların ödediği diyetin sefasını ve rantını bu asalaklar sürüyor.

İşin en acı, en kahredici tarafı ise bugün hâlâ devam ediyor. Meydanı parselleyen o yalakalar, o liboşlar köşklerinde sefa sürerken; biz hâlâ onların kırk beş yıl önce kurduğu sahnede dolanıp duruyoruz. Hâlâ sağ diye, sol diye onların peşinden gidiyor, onların çizdiği sahte sınırlarda birbirimize düşmanlık güdüyoruz.

​Kurtuluşun yolu bellidir:

​Bu millet artık celladını görmek zorundadır. Ne sağın sömürücüsüne mecburuz, ne solun döneğine. Çıkış yolu; geçmişte sağda da solda da heba edilen o hesapsız, saf, anti-emperyalist memleket sevdasını yeniden kuşanmaktır. Farklı pencerelerden baksalar da yüreği bu vatan için çarpan o samimi idealizmi sahte kutupların elinden çekip almak, ortak bir millet aklında birleştirmektir.

​O saf idealizmi bu ülkenin bağımsızlığı, adaleti, üretimi ve ahlakı için bir araya getiremediğimiz müddetçe bu milletin müreffeh geleceğini inşa edemeyiz.

​Ya oturup birlikte ağlamayı, birbirimizin yarasını sarmayı ve bu hesabı asıl sahiplerine sormayı öğreneceğiz; ya da bizi birbirimize kırdıranların kurduğu bu soygun düzeninde, her Eylül sahte gözyaşları döküp eriyip gitmeye devam edeceğiz.

11
3

Yorumlar

0

İlk yorumu siz yapın...

Düşüncelerinizi Paylaşın