8 TEMMUZ 2026

Bir önceki yazıda şu soruyu sormuştuk: Belediye başkanları ve meclis üyeleri kenti mi temsil eder, yoksa partilerini mi?
Ancak bu denklemin çoğu zaman gözden kaçan çok daha önemli bir parçası var: Sandığa gidip o mührü basan seçmenin iradesi. Siyasetin gürültülü gündeminden çıkıp sokağa, yani hayatın içine döndüğümüzde bizi çok daha temel bir soru bekliyor:
Biz oyu gerçekten partiye mi, adaya mı, yoksa hizmete mi veriyoruz?
Bir kentte yaşayan vatandaşın yerel yönetimden beklentisi aslında oldukça nettir. Temiz sokaklar, güvenli yollar, işleyen bir trafik, planlı bir kentleşme ve yaşanabilir bir çevre ister. Çünkü altyapı borusunun sağcısı, dökülen asfaltın solcusu, toplanmayan çöpün ideolojisi olmaz.
Buna rağmen yerel seçimler çoğu zaman, sanki ülkenin dış politikası ya da makro ekonomisi oylanıyormuş gibi büyük ideolojik kamplaşmaların gölgesinde geçer. Seçmen, yaşadığı mahallenin sorunlarını çözecek yerel vizyondan çok, kendini yakın hissettiği siyasi kimlik üzerinden tercih yapmak zorunda kalabilir.
İşte tam bu noktada sandıktaki vekâlet ilişkisi zedelenmeye başlar. Şehri yönetsin diye bir adaya ya da partiye verilen oy, seçim sabahı siyasi mekanizmaların tapulu malı gibi görülmeye başlanır. Daha da önemlisi, seçildikten sonra kişisel ya da siyasi hesaplarla parti değiştiren veya farklı siyasi saflaşmaların parçası hâline gelen yöneticilerin ortaya çıkardığı tablo, seçmen açısından ciddi bir etik tartışmayı beraberinde getirir.
Seçmen bazen adaya, bazen partiye, bazen de her ikisinin ortaya koyduğu ortak vizyona güvenerek oy verir. Ancak hangi tercih öne çıkarsa çıksın, sandıktan çıkan vekâletin temel amacı kente hizmettir. Bu nedenle, o iradenin seçim sonrasında farklı siyasi hesapların konusu hâline gelmesi, temsil ilişkisini zedeleyen önemli bir etik sorunu beraberinde getirir.
Sandıktaki onay, seçilen kişiye verilmiş sınırsız bir dokunulmazlık zırhı mıdır; yoksa kente verilmiş bağlayıcı bir hizmet sözleşmesi mi?
Vatandaşın ödediği vergilerle işleyen bir sistemde, hizmetin kalitesinden çok o hizmeti hangi parti logosunun sunduğu tartışılıyor. Oysa sokağın gerçek sorunları, parti binalarının dar koridorlarında değil; vatandaşın günlük hayatında çözüm bekliyor.
Gerçek ise son derece açıktır:
Hiçbir parti aidiyeti, vatandaşın hakkından ve kentin geleceğinden daha değerli değildir.
Peki, hukuken kente hizmet etmekle yükümlü olan yöneticiler neden zamanla halka değil de teşkilatlara hesap verir hâle geliyor? Yoksa sorun, kişilerden çok daha büyük; belediye meclislerini fiilen teşkilat gölgesine iten yapının kendisinde mi?
Yorumlar
1Eline emeğine sağlık babacım. Çok güzel bi noktaya değinmişsin.
Düşüncelerinizi Paylaşın