6 TEMMUZ 2026

Bir vefat haberi düşüyor ekranlara… Toplumun tanıdığı, kimi için bir sanatçı, kimi için bir fikir insanı, kimi içinse yalnızca bir “öteki” olan biri... Ardından sosyal medyada yükselen yorumlara, televizyon yorumcularının ifadelerine, haber başlıklarındaki gizli ya da açık tarafgirliğe bakıyorsunuz… Ve o anda fark ediyorsunuz: Bu ülke sadece acıya değil, birlikte üzülmeye de yabancılaşmış.

Ölünün arkasından bile susamayan bir öfke dili… Saygı duymak yerine karalayan, helalleşmek yerine hesaplaşan bir ruh hali… Bu tabloyu sıradan bir sosyal medya tepkisi olarak okumak kolaycılık olur. Bu, aslında derin bir toplumsal kırılmanın dışa vurumudur. Uzun süredir içimizde büyüyen ayrıştırıcı, ötekileştirici, kamplaştırıcı söylemlerin sonuçlarını yaşıyoruz. Birbirini tanımadan yaftalayan, dinlemeden yargılayan bir toplum hâline geliyoruz.

Bugün aynı apartmanda yaşayanlar selamlaşmıyor. Aynı iş yerinde çalışanlar birbirinin yüzüne bakmıyor. Aynı sofraya oturanlar, aynı habere bambaşka tepkiler veriyor. Herkesin oturduğu masa aynı masa ama kimse aynı yemeği paylaşmıyor. Kalpler uzak, bakışlar yabancı. Konuşmalar çok ama diyalog yok. Göz teması yok. Empati yok. Türkiye, gün geçtikçe büyük bir sofra etrafında toplanmış ama birbirine sırtını dönmüş bir kalabalığa dönüşüyor.

Toplum dediğimiz şey yalnızca nüfus kâğıtlarında yazan ortak bir uyruk değil. Toplum, birlikte yaşamanın ötesinde, birlikte hissedebilmektir. Ortak geçmiş kadar ortak gelecek duygusudur. Eğer bu duygu yoksa, ister aynı şehirde yaşayın, ister aynı mahallede; birbirinizin cenazesinde bile buluşamazsınız.

Bu sorunun temelinde yatan şey, bizi bir arada tutan değerlerin aşınmasıdır: Sevgi, saygı, hoşgörü, yardımlaşma, adalet duygusu, vicdan… Bunlar yalnızca nostaljik hatıralar olmamalı. Bunlar bir milletin ortak harcıdır. Bu harç bozulduğunda, bina yıkılmaz belki ama duvarlar birbirinden kopar.

Peki, hâlâ bir toplum muyuz, yoksa yalnızca aynı topraklarda toplanmış bireyler miyiz?

Bu soruya samimi bir yanıt verebilmek için, önce kendimize ayna tutmamız gerek. Sadece siyasi tartışmalarda değil, günlük hayatımızda da bunu görebiliriz. Sokakta, evde, işte… Her birimiz öfkeyle, önyargıyla, kalın duvarlarla birbirimizden uzaklaşmış durumdayız. Artık aynı ülkeyi paylaşıyoruz ama aynı duyguyu paylaşamıyoruz.

Oysa hâlâ geç değil. Bu gidişatı durdurmak elimizde. Önce dilimizi düzeltmekle başlamalıyız. Kıran değil onaran, bölmeyen, bütünleyen, empatiyi büyüten bir dil… Ardından yeniden birbirimizin gözünün içine bakmayı öğrenmeliyiz. Yeniden selamlaşmalı, yeniden aynı sofrada gerçekten birlikte oturmayı denemeliyiz.

Çünkü birlikte yaşamak sadece aynı çatı altında olmak değil, aynı yüreği taşıyabilmektir. Ve unutmayalım: kalabalık olmak başka, toplum olmak başkadır.

İşte tam bu noktada Kur’an, bizlere çok açık bir çağrıda bulunur:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmandınız da O kalplerinizi birleştirmişti. O’nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz…”

(Âl-i İmrân, 3/103)

Ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir toplumun ruhunu nasıl kaybetmemesi gerektiğini şu cümleyle özetler:

“Müminler birbirlerini sevmekte, merhamet etmekte ve şefkat göstermekte bir beden gibidir. Vücudun bir organı rahatsızlandığında, diğer organlar da uykusuzluk ve ateş ile ona ortak olur.”

(Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)

4
2

Yorumlar

0

İlk yorumu siz yapın...

Düşüncelerinizi Paylaşın