3 EYLÜL 2026

TÜRKİYE'nin En Büyük Şirketleri: Belediyeler Ve Kendi Şirketinin İflasını Seyreden Hissedarlar
Türkiye'nin dev holdinglerini bir kenara bırakın.
Binlerce çalışanı istihdam eden, milyarlarca liralık bütçeleri çeviren, yüzlerce ihaleye imza atan asıl devasa yapı burnumuzun dibinde duruyor: Belediye A.Ş.
Üstelik bu yapının yönetimini ele geçirmek için her beş yılda bir milyonlarca liralık seçim kampanyaları yürütülüyor, siyasi rekabet en üst perdeden kızışıyor.
Fakat bu yapının piyasa kurallarından sapan çok tuhaf, bir o kadar da çarpık bir işleyişi var:
Normal bir şirkette genel müdür kasayı zarara uğratırsa sorgulanır; başarısızsa anında görevden alınır. Belediye A.Ş.’de ise tablo bambaşka işliyor:
* Devasa borçlar birikebilir,
* Projeler plansızlıktan çökebilir,
* Kaynaklar pervasızca çarçur edilebilir,
* İhaleler şaibeyle anılabilir…
Ama vatandaşın elinde bu hesabı sormak için yalnızca beş yılda bir sandığa attığı tek bir oy pusulası kalır.
Biz bu şirketin zorunlu hissedarlarıyız ama hiçbirimiz kâr payı almıyoruz. Beş yılda bir sandıkta bir hisse kullanıp arkamıza yaslanıyoruz: "Beş yıl bakarız; memnunsak devam ederiz, değilsek yenisini seçeriz."
Bir şirketin hissedarı, devasa bir sermayeyi beş yıl boyunca tamamen denetimsiz bırakıp dönem sonunda sadece "beğendim ya da beğenmedim" diyerek kenara çekilebilir mi?
Çekilemez.
Çünkü atılan her imzada kamu kaynağı, dağıtılan her ihalede bizim vergimiz, yapılan her yanlış kentsel planda çocuklarımızın geleceği ipotek altına alınıyor.
Özel bir şirket battığında sermayedar zararını kabullenip kepenk indirir; fakat bir belediye borç ve liyakatsizlik batağına sürüklendiğinde, bedelini tüm şehir on yıllarca öder.
Bu Tabloyu Neden Kanıksıyoruz?
Kendi cebimizden çıkan paranın hesabını sormakta neden bu kadar çekingen, neden bu kadar kayıtsızız?
* Parti aidiyetimiz mi gözümüzü kör ediyor?
* "Bizim ekip" oturuyor diye yapılan açık usulsüzlükleri görmezden mi geliyoruz?
* Yoksa küçük bir promosyona; bir yakınımıza açılacak kadroya, bir tanıdığa verilecek doğrudan temine mi tamah ediyoruz?
* Sırf karşı siyasi taraf kazanmasın diye kötü yönetimi sineye mi çekiyoruz?
Sonunda ortaya çıkan tablo ağırdır: Borcu değil partiyi, ihaleyi değil tabelayı, liyakati değil rozetin rengini konuşuyoruz. Şirketin yönetim performansı değil, tabelasının bizim mahallenin rengini taşıması yetiyor.
Belediye kanunen özel bir şirket statüsünde değildir; fakat harcanan kaynak bizim, para bizim, şehir bizimdir. O koltuklara kimin oturduğundan çok daha can alıcı soru şudur:
Biz bu hesapsızlığı neden sadece tribünden seyrediyoruz? Hangi menfaat, hangi aidiyet, hangi körlük uğruna?
Sandığı Beklemeden Ne Yapacağız?
Bir şirkete ortak olsanız; sermayenizi teslim edip beş yıl boyunca kapısının önünden bile geçmeden, "Dönem sonu gelsin bakarız, batarsa yenisini kurarız" demezsiniz.
Ama söz konusu kendi vergilerimizle dönen yerel idareler olunca tam olarak bunu yapıyoruz. Oysa yurttaşın elinde beş yılda bir kurulan sandıktan çok daha fazlası vardır:
1. Hizmeti "Lütuf" Görmekten Vazgeçeceğiz
Asfalt dökmek, park yapmak, çöp toplamak ya da sosyal yardım dağıtmak; ne idarenin vatandaşa bir ikramıdır ne de bir belediye başkanının şahsi lütfudur. Ödediğimiz vergilerle yerine getirilmesi kanunen zorunlu kamu hizmetidir. Hizmet edene minnet borcu duymak yerine, geciken ve eksik yapılan işe hesap sorma bilincini yerleştirmek zorundayız.
2. Kendi Partimizin Usulsüzlüğüne Kalkan Olmayacağız
En kalın denetimsizlik zırhı partizanlıktır. "Bizimkiler oturuyor, açık vermeyelim" refleksi, kötü yönetimin ve savurganlığın en bereketli zeminidir. İsrafın, borç batağının ve liyakatsiz kadrolaşmanın partisi olmaz; çünkü o borcun faturası genel merkezlere değil, doğrudan sizin ve çocuklarınızın sırtına yüklenir.
3. Meclis Üyelerini "Noter" Olmaktan Çıkaracağız
5393 sayılı Belediye Kanunu’na göre meclis toplantıları halka açıktır. Oy verip o sıralara gönderdiğimiz meclis üyelerine doğrudan soracağız: "Bu bütçeye neden onay verdin? Bu borçlanma yetkisini, bu taşınmaz satışını inceledin mi, yoksa sadece grup kararına el mi kaldırdın?Yıllık faaliyet raporlarında ve Sayıştay bulgularında yer alan açık usulsüzlüklerin hesabını o kürsüden sordun mu?" Seçilen temsilci, partisinin merkezine değil, temsil ettiği hemşehrisine hesap vermek zorunda olduğunu bilecektir.
4. Bilgi Edinme Hakkı’nı Resmi Denetim Silahı Yapacağız
4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu bir vitrin süsü değildir. Şüpheli bir ihale süreci, akıbeti meçhul bir proje, şeffaf olmayan bir personel ataması veya açıklanmayan bütçe kalemleri için idarenin önüne resmi sorular koyacağız. Yazı işleri ve CİMER üzerinden kayda giren her dilekçe, bürokrasinin ve seçilmişlerin önüne silinmeyecek hukuki bir kayıt bırakır.
Cevapsız bırakılan veya gerçeği yansıtmayan her yanıtın İdare Mahkemesi ve Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu (BEDK) nezdinde hukuki bir karşılığı olduğunu idareye hissettireceğiz.
5. Küçük Menfaatler Uğruna Kamusal Geleceği Harcamayacağız
"Bir yakınımıza kadro açılsın", "Ruhsat işimiz hızlansın", "İhaleden ufak bir pay düşsün" diyerek belediye koridorlarında sıraya girenler, kamuyu denetleme hakkını daha ilk adımda kapıda bırakmıştır. Küçük imtiyazlara tamah etmeyi bıraktığımız gün, koca bir kentin kaynaklarının yağmalanmasına karşı ahlaki bir barikat kurulmuş olur.
Bir yapının çöküşünü beş yıl boyunca tribünden izleyip sadece seçim günü tabela değiştirmek yurttaşlık değildir; sorumluluğu başkasına devretmektir.
Kaynak bizim, bütçe bizim, şehir bizimdir. Bu kaynağı denetlemek yöneticilerin bağışladığı bir hak değil, bizzat bizim kamusal görevimizdir.
Yorumlar
1Sanki başka bir gezegende yaşayan bambaşka insan kümesi gibi hissettiriyor. Söyledikleriniz o kadar doğru ki. Yazınızdaki bilgilendirmeler, bendeki gibi umarım başkaca, vatandaş kelimesi ile etiketlenip pasifize edilen insanlara da farkında olma bilincini kazandırır.
Düşüncelerinizi Paylaşın