17 TEMMUZ 2026

Yazan: Süleyman YAVUZ

Torbalı’dan Türkiye’ye Bakmak: Hizmet mi, Sadakat mi?

Bugün dünyada ve ülkemizde adına ne dersek diyelim, uzun yıllardır kitlelerin yavaş yavaş alıştırıldığı, büyük lokmaların çoktan yutulduğu ve artık küçük lokmaların pay edildiği amansız bir düzenin içinden geçiyoruz. Bizler ne yazık ki seçim aldatmacalarıyla aynı çarkın dönmeye devam ettiği, itiraz edenin sesinin anında kesildiği bir evreye şahitlik ediyoruz. Gücü elinde bulunduranların kendi düzenlerini korumak adına her türlü gerilimi, hatta iç savaş senaryolarını bile göze alabileceği sert bir siyasal iklimin tam ortasındayız.

Bu büyük resmi en net gördüğümüz yer ise maalesef gündelik hayatımızı doğrudan etkileyen yerel yönetimler, yani kendi yaşam alanlarımız.

Siyasette isimlerin, vitrindeki yüzlerin bir önemi kalmadı artık. Asıl önemli olan o isimlerin arkasında duran irade ve güç merkezleridir. Bugün açıkça görüyoruz ki mevcut hükümet anlayışında, iktidar partisinden olmayan bir yerel yönetimin ne düzgün bir hizmet alabilmesi ne de devlet desteğiyle sağlıklı bir bütçe oluşturup işçisinin hakkını ödeyebilmesi mümkün kılınıyor. Akıllardaki yönetim formülü çok net: "Eğer belediyeyi bizden biri kazanırsa hizmet gelir, başkası kazanırsa her yönden engel olunur." Seçim meydanlarında bile açıkça "Siz kazansanız da size başkanlık yaptırmayacağız" denilen bir ortamda, yerel kalkınmayı veya adaleti tartışmak maalesef çok safça bir iyimserlik kalıyor.

Görünen köy kılavuz istemiyor. Bir kentin muhalefet partili belediye başkanıyla iş birliği yapması gereken bir milletvekili, sabahtan akşama kadar sosyal medyasında ya da televizyon kanallarında kendi temsil ettiği şehri, İzmir’i kötülemekle mesai harcıyor. Ortak iş yapmaya yanaşmayan tarafın kim olduğu ortadayken; muhalefetin yaptığı, hatta yıllar önce getirdiği doğal gazın bile önüne geçip "bunu biz yaptık" diye boy boy fotoğraf çektiren bir reklam siyasetiyle karşı karşıyayız. Daha da ötesi, belediye kendi partilerindeyken başlanan ve yarım kalan inşaatları bile yönetim değişince geri alacak kadar keskin bir engelleme mantığı yürütülüyor.

Bu engellemeleri, bu ambargoları görmemek için kör olmak gerekir. Zaten o sistemin içinde olanlar da kendi hür iradeleriyle hareket edemiyorlar. Birinin sistemin dışına çıkmaya, istifa etmeye kalktığını düşünün; izin almadan bunu yapabilir mi? Anında üzeri çizilir, etiketlenir ve sistem dışına itilir. Çünkü karşımızdaki zihniyet, kendinden olmayanı doğrudan düşman gören bir kutuplaşmadan besleniyor. Halkın iradesiyle seçilmiş koca koca belediyelerin başkanlarına adeta terörist muamelesi yapılarak, sabahın beşinde yatak odalarına kadar girilip videolar çekilen bir düzende hangi orta yoldan, hangi uzlaşıdan bahsedebiliriz?

Ülke bugün, her fırsatta ekranda din, iman, vicdan ve ahlak satan ama arkada her türlü pis işi yürüten siyasal islamcılar ile Atatürkçü, laik ve açık görüşlü insanlar arasında bir kaos yaşıyor. Biz burada Torbalı’yı, yerel sorunları konuşuyoruz ama asıl sormamız gereken soru şu: Türkiye’yi aslında kimler, hangi kadrolarla yönetiyor? Dün ülkeyi uçuruma sürükleyenlerin kadrolarına bugün kimler sahip çıktı, buralarda kimler at koşturuyor? Bunları görmeden yereli çözemeyiz.

Aslında bir yöneticinin, bir başkanın ya da bir bakanın asıl görevi; seçildikten sonra o siyasi kimliği ve parti rozetini bir kenara bırakmaktır. İmanıyla, vicdanıyla, hakla ve hukukla sadece vatandaşın tarafını tutmalı, onun yaşam kalitesini yükseltmeye odaklanmalıdır. Bir vatandaş devletin bakanlığını hizmet için aradığında ona partisi, kişisi ya da siyaseti sorulmamalıdır. Hizmet, kim olduğuna bakılmaksızın götürülmelidir. Bugün "devlet aklı" dedikleri şeyin iyiye mi kötüye mi hizmet ettiğini çözemez hale geldiysek, bunun nedeni yapılması gereken doğruların değil, tam aksine yapılmaması gereken tüm yanlışların ısrarla uygulanmasıdır.

Geldiğimiz 2026 yılında, eğer bir ülkede devletin hastanesine hasta yatırmak veya en basit bir bürokratik işlemi çözebilmek için bile araya hâlâ "adam, dayı, partili" koymak icap ediyorsa, burada durup ciddi bir özeleştiri yapmalıyız. Evet, sistem bozuk, yöneticiler zalim ve adaletsiz olabilir; ama bu düzende asıl suçlu, bu yönetim anlayışını bile isteye seçen ve bu çarkın dönmesine rıza gösteren halkın ta kendisidir. Ne zaman ki hizmeti bir lütuf olarak görmekten vazgeçip hakkımız olanı talep ederiz, işte o zaman bu karanlık düzeni değiştirebiliriz.

9
1

Yorumlar

0

İlk yorumu siz yapın...

Düşüncelerinizi Paylaşın